“Geri Dönüşüm Kutusu Silindi / Kayboldu” Diyenler!…

27 Ekim 2009 Yazan AghaRTA  
Kategori GENEL, Pc/İnternet

Eğer geri dönüşüm kutusunu herhangi bir sebepten dolayı sildiyseniz veya kaybettiyseniz yapılabilecek işlemler şunlardır:

Birincisi;

  • Masaüstüne sağ tıklayın ve yeni klasör oluşturun.
  • Yeni klasörün ismini Geri Dönüşüm Kutusu.{645FF040-5081-101B-9F08-00AA002F954E} yapıp enterlayın.

İkincisi;

  • Başlat>>>Çalıştır>>>regedit (Kayıt defteri düzenleme hatası aldıysanız BURAYA bakınız.)
  • HKEY_LOCAL_MACHINE/SOFTWARE/Microsoft/Windows/CurrentVersion/Explorer/Desktop/NameSpace  Burayagidip NameSpace’in üstüne sağ tıklayıp Yeni Anahtar diyoruz.
  • Anahtarın ismini {645FF040-5081-101B-9F08-00AA002F954E} olarak giriyoruz ve bilgisayarımızı yeniden başlatıyoruz.

Üçüncüsü; ( Vista için )

  • Masaüstünde sağ tıkla>>>Kişiselleştirme
  • Masaüstü simgelerini değiştir (solda)
  • Geri dönüşüm kutusuna tıkla
  • Tamam

Nükleer Enerji Santrallerinin Etkileri (Greenpeace)

21 Ekim 2009 Yazan nothing  
Kategori GENEL, Haber

nukleer Nükleer Enerji Santrallerinin Etkileri (Greenpeace)

Şu sıralar ülkemizde de yapımı planlanan nükleer enerji santrallerinin gerçek yüzü anlatılan pembe olanlarından çok farklı. Aşağıda ilk önce “Greenpeace” in konuyla ilgili bir haberi, daha sonra nükleer enerji ve santraller hakkında gerçekleri içeren bir yazı bulacaksınız. Son olarak bu acının nasıl birşey olduğunu görmek için bir kaç görsel. Nükleer enerjiye ve nükleer enerji santrallerine hayır! Greenpeace in ülkemizde nükleer santral yapımının engellenmesi amacıyla başlattıkları bir imza kampanyası bulunuyor. Destekleyin.

http://www.greenpeace.org/turkey/

Kuşlar “nükleer atık” oldu…

Açık Radyo’da yayınlanan “Gezegenin geleceği” adlı programda Dr. Uygar Özesmi nükleer atık haline gelen kuşlarla ilgili şunları anlatıyor:

“İngiltere Sellafield nükleer santralinde, keskin nişancılar tarafından, bu güne kadar kaç kuş öldürüldüğünü santralde çalışanlar kolayca söyleyebilir.

Yapmaları gereken tek şey bodrum katına inip devasa soğutucularda kaç kuş olduğunu saymak. Bu kuşların keskin nişancılar tarafından vurulmasının sebebi Sellafield’ın sularında yüzerek radyoaktif hale gelmeleri.

Kuşlar atılamıyor çünkü nükleer atık olarak sınıflandırılıyorlar. Üstelik Sellafield’da üretilen tehlikeli çamurun temizlenebilmesi için robotlar kullanılıyor, çünkü bu temizlik için insan göndermenin imkanı yok. Bu robotların kullanıldığı tek yer ise Sellafield değil. İngiltere’de birçok nükleer santralde çamurlar böyle temizleniyor. Sonrasında robotlara neler oluyor acaba? Onlar da radyoaktif mi oluyor, onları temizlemek için de başka robotlar mı gerekecek? Bu sonu gelmez bir hikaye…”

http://www.ntvmsnbc.com

(…)

Nükleer enerji 1950′lerin “modern” enerji kaynağı idi bugünün değil

Lise ve üniversite yıllarını 1950-1960′larda geçirenler hatırlarlar, atom bombasının ve bu “sonsuz” enerji kaynağının ne kadar heyecan verici olduğunu. Maddenin çekirdeğine inen bilim, “sonsuz” enerji kaynağını bulmuş ve enerji sorunu aşılmış görünüyordu. Bu yüzden konuya çok yakın çevreler veya felsefi açıdan yaklaşmaya çalışan dar bir grup dışında, herkes oldukça heyecanlı idi. Otomobillerin bile küçük reaktörlerle çalıştığı bu yeni atom çağında evlerde ve fabrikalarda elektrik saatlerine de gerek kalmayacaktı. İnsanoğlu maddenin sırrına ulaşmış, atom çekirdeğinde sonsuz enerji keşfetmişti. Fakat bu rüyalar gerçekleşmedi, hatta Çernobil ile kâbusa dönüştü. Yükseliş devrini 1960 ve 1970′li yıllarda yaşayan bu teknoloji 1980′li yıllarda duraklama devrine girdi ve bugün giderek gerileme devrinin eşiğinde bulunuyor. Bu gerçeği birkaç sayı ile göstermeye çalışalım. Enerji kaynağı olarak 1950′lerde devreye giren atom santralleri 1960′larda hissedilir, 1970′li yıllarda hızlı bir artış göstermiş ve giderek enerji sektöründe pay almaya başlamıştır. Santral sayısı 1970′te 60 civarında iken beş yıl sonra 150 sayısına ulaşmış, 1980′de 200′ü aşmış ve 1989 yılına kadar toplam 423 santral devreye girmiştir. Bu tarihten sonra duraklamaya giren sektör Çin, Kore ve Hindistan gibi ülkelerin devreye girmesi ile 2002 yılında 444 reaktörle zirveyi bulmuştur. Bu yıldan itibaren düşüşe geçen reaktör sayısı 2007 tarihi için 439′dur. (The World Nuclear Industry Status Report 2007- www. greens-efa.org) AB ülkeleri için süreç duraklama değil gerileme devridir. Bugünkü üye ülkelerde 1989 yılında 177 santral devredeyken bu sayı 2007 yılı için 146′dır. Şu anda yapımı süren ve devreden çıkma sürecinde olan santrallerin durumu göz önüne alınırsa, (2007 yılına kadar 117 santral devreden çıkmıştır) nükleer enerji giderek önemini yitirecek ve büyük bir ihtimalle gelecek 30-40 yıl içerisinde marjinal bir enerji kaynağı olacaktır.

Zaten zirvede olduğu dönemde dünya enerji üretiminde % 16 gibi bir paya sahip olan nükleer enerji etkin bir enerji kaynağı olmamıştır. Nükleer enerjinin dörtte üçü ABD, Fransa, Japonya, Almanya, Rusya ve Güney Kore’de yani sadece 6 ülkede üretilmektedir. Yakın gelecekte beklenen en dramatik azalma da ABD ve Batı Avrupa’da olacaktır. Belki ilginç bir sayının daha altını çizmekte de yarar vardır. Bugün “yapımı sürmekte” olan 34 (2007) santralin nerede ise tümü Doğu Avrupa (Rusya) ve Asya’dadır (Çin, Hindistan vs.), başka bir deyimle demokratik hükümetlerin pek rastlanmadığı bir bölgede.

Batı artık bu teknolojiyi terk etmektedir. AB üyesi ülkelerde, Finlandiya’da yapımı sürmekte olan bir santral dışında, hiçbir nükleer enerji projesi yoktur. Almanya, Belçika gibi ülkeler bu teknolojiyi kademeli olarak terk etme kararı almıştır. Şüphesiz Avrupa’da, özellikle Almanya’da çevre hareketi bu süreçte etkin olmuştur. Fakat nükleer enerjinin gerileme devrine girmesini sadece çevre hareketi ile açıklamak gerçekleri yansıtmamaktadır. Nükleer enerjinin yoğun ve teknolojinin en gelişmiş olduğu ABD’de 1973 yılından bu yana hiçbir yeni nükleer reaktör devreye girmemiştir. Sadece 1979-2007 yılları arasında bu ülkede 100 nükleer santrale denk bir enerji artışı gerçekleşmiş, enerji sektörüne 100 milyar doların üstünde yatırım yapılmış, fakat nükleer endüstri bu pastadan bir dolar bile alamamıştır. Bush hükümetinin 2005 tarihinde nükleer enerji yatırımlarını kolaylaştırmak ve desteklemek amacı ile meclisten geçirdiği yeni kanun da sektörde hareketlilik getirmemiş, 2005 yılından bu yana enerji sektöründen yeni reaktörler için tek başvuru gelmemiştir. Çevre hareketinin pek etkin olmadığı, nükleer enerjiye sıcak bakan Reagan ve iki Bush’un başkanlık dönemi ile örtüşen bu zaman diliminde enerji sektörünün politik ve ekonomik desteğe rağmen nükleer enerjiye yatırım yapılmaması, üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçektir. Zira nükleer enerji, pahalı, tehlikeli ve çevre sorunu çözülmemiş bir enerji kaynağıdır. Bu konulara biraz yakından bakalım.

Nükleer enerji pahalıdır

Özellikle ABD enerji sektörünün 1970′li yıllardan itibaren nükleer enerjiye yatırımları durdurması nükleer reaktörlerin giderek pahalıya mal olması ve güvenlik ve özellikle atık sorununun ekonomik planlamayı belirsizleştirmesinden kaynaklanmıştır. Risk ve atık sorunu bu dönemde fiyata yansıtılmadığı için ucuz sanılan nükleer enerjinin, yapım yanında, söküm ve atıkların binlerce yıllık depolanması da hesaplandığında, ekonomik yükün nerede ise hesaplanamaz bir boyuta ulaştığı görülmüştür. Yine bu dönemde başlayan olası kaza ve bu tür bir kazanın ekonomik faturası, enerji sektörü yatırımlarını klasik enerji kaynaklarına ve son yıllarda rüzgâr, güneş gibi yenilebilir enerji sektörüne yöneltmiştir. BM Uluslararası Atom Enerji Kurumu (IAEA) verilerine göre, bir kilovat üretim kapasitesi için nükleer santraller 2000 dolar yatırım gerektirirken, modern gaz santralleri 500 dolara mal olmaktadır. Bağımsız Standard and Poor’s ve Moody’s gibi ajanslar nükleer reaktörlerin ABD’de 5000-6000 USD/kW mal olacağını öngörmekte, yeni projeler ise 7000/USD/kW üzerinden hesaplanmaktadır. Santrallerin güvenlik boyutu, ekonomik yükü en belirsiz kılan olgudur. Özellikle Türkiye gibi deprem bölgesi olan, terör ve genel olarak güvenlik sorununun önemli bir etken olduğu bir bölgede santrallerin daha pahalı olacağını düşünmek yanlış olmaz. Özellikle Çernobil faciasından sonra hükümetin güvenlik konusunu ihmal edebileceğini düşünmek bile istemiyoruz. Türkiye ancak uzun vadeli ekonomik garantiler verir ve tüm olası riskleri üstlenirse nükleer enerji sektörü için çekici olabilir. Bu tür bir politika ise şüphesiz ihmal ve olası kazalara yeşil ışık anlamına gelir.

Nükleer reaktörler tehlikelidir

Karadeniz sahillerimizi de vuran, çay bardağı ile tüm Türkiye’de hissedilen Çernobil faciası, bu teknolojiye karşı yıllarca mücadele eden çevrecilerin de hayal gücünü aşan tahribat yapmıştır. Türk kamuoyunun bu kazayı, Amerikan enerji sektörünün kâbusu olan 1978 Harrisburg kazasını ve her yıl yaşanan yüzlerce “teknik arıza” denen çevreye radyasyon kaçaklarını iyi incelemek zorundadır. Çernobil kazasının sonuçları yalnız binlerce insanın ölmesi, sakat kalması ve genetik deformasyonla nesiller boyu etkilenmesi değildir. Bu kaza binlerce kilometrekarelik bir bölgeyi nesiller boyu zehirlemiş, yaşanmaz kılmıştır. Artık nükleer enerji sektöründe çalışan sorumlu hiçbir uzman bu tür bir kaza için “mümkün değil” dememektedir. Evet bu kazalar güvenlik konusunda ve teknolojide gelişmelere sebep olmuş, politika ve sektörü önlemler almaya zorlamıştır. Fakat riskler ortadan kalkmamıştır.

Sorun sadece teknoloji sorunu da değildir. Deprem gibi tabii felaketler, savaş, terör gibi öngörülmesi mümkün olmayan gelişmeler yanında “insan faktörü” en önemli risk kaynağıdır. İnsanoğlu kusurları olan bir yaratıktır, unutkandır, istemeyerek ve bilmeyerek hata yapmaktadır. Herhalde kimse “Türkler kazaya sebep olmaz” diye bir saplantı savunmuyordur. Türkiye’nin nükleer enerji sektöründe elemanı sınırlıdır, kaliteli elemanları Türkiye’de tutması zordur, zira Fransa, Almanya, ABD gibi ülkeler de bugün eleman sıkıntısı çekmekte ve yüksek maaşlarla Türkiye gibi ülkelerden eleman transferi yapmaktadır.

Türkiye için en büyük risk olası şiddetli bir depremden kaynaklanmaktadır. Deprem açısından Türkiye dünyanın en riskli bölgelerinden birini oluşturmakta, dünyanın en şiddetli depremlerinin bu bölgede yaşandığı tahmin edilmektedir. Benzer depremler Akkuyu bölgesinde bugün de mümkündür. Hükümet ihalelerde kaç şiddetinde bir depremi ölçü almıştır, bilmiyoruz. Fakat çok yüksek tutulduğunu da sanmıyoruz, zira 10, 11, 12 büyüklüğünde bir depreme dayanıklı bir santral yapmak, herhalde oldukça pahalıdır.

Her neyse nükleer enerjide risk sadece kazalarla sınırlı da değildir. Nükleer reaktörlerden kaynaklanan riskler her gün yaşanmaktadır. “Teknik sorunlar” sonucu sıkça radyasyon kaçakları yaşanmakta hava ve sulara karışmaktadır. Bu “küçük” kazalar sonucu santrallere yakın bölgelerde kanser oranları yükselmekte, sakat doğumlar artmaktadır. Ayrıca, atıklardan kaynaklanan riskler, olası kazalar kadar tehlikelidir.

Çevre sorunu çözülememiştir

Enerji sektörü radyoaktif atıklar konusunda oldukça geç, seksenli yıllarda uyanmıştır. Çevre hareketinin konuyu gündeme taşıması yanında artıkların giderek santrallerde tepecikler oluşturmaya başlaması, “yakında devreye girecek” denen yeraltı depolarının bir türlü devreye girmemesi, artık sorunun ciddi boyutlarını ortaya koymuştur. Avrupa’da “kapalı” tuz kayalarında, ABD’de yine “kapalı” granit kayalarında planlanan yeraltı depoları bir türlü açılamamış ve söz konusu yeraltı katmanlarının sanıldığı gibi kapalı olmadığı görülmüştür. Boyutu giderek artan nükleer reaktör atıkları sadece bir ekonomik sorun değil, çözümü zor bir risk oluşturmaya başlamıştır. Atıklar konusunda Avrupa’da son yirmi yıl içerisinde yaşanan skandallar sorunun boyutunu tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. İnsanoğlunun bilgi ve tecrübesi binlerce yıllık depolar yapmak için yeterli değildir. Zaten nükleer enerjide sorun burada yatmaktadır. İnsanoğlu gerçi atom çekirdeğine inerek maddenin sırrını “çözmüştür”, fakat “maddenin ruhunu” anlamakta zorlanmakta, bu yüzden hata yapmaktadır.

Deprem bölgesi Türkiye’nin atıklar konusunda sorunu daha büyüktür. Biz hükümetin atıklar konusunda kamuoyunu aydınlattığını hatırlamıyoruz. Atıklar Türkiye’de mi depolanacaktır? Nükleer atıkları depolamak için hangi bölge seçilmiştir? Bu depolar yeraltı depolarımı olacaktır? Bu depolar depreme karşı nasıl korunacaktır? Türkiye bu atıkları, mesela Rusya’ya, ihraç etmeyi mi düşünmektedir? Yoksa diğer ülkeler Türkiye’ye mi ihraç etmeyi planlamaktadır? Bu soruları uzatmak mümkündür, biz bu sorunun Türkiye’de yeteri kadar tartışılmamış ve kafaların pek berrak olmadığını düşünüyoruz.

Sonuç olarak, Erdoğan hükümetinin neden Türkiye’nin sınırlı maddi kaynaklarını sorunlu ve teknolojide gelişmiş ülkelerin terk etmeye başladığı nükleer enerjiye yatırmak istediğini anlamakta zorlanıyoruz. Teknoloji transferi, atom bombası gibi sorunlu bir tehlikeyi içerdiği için Türkiye’nin imajını da olumsuz etkileyecek riskler taşımaktadır. Biz teknolojiye hakim olmak istiyoruz, bomba yapmak istemiyoruz demek, inandırıcı değildir. Bu “garanti” bugün inandırıcı olsa bile ileride iktidara gelecek politikacıları bağlamayacaktır.

ALİ YURTTAGÜL – AP YEŞİLLER GRUBU SİYASİ DANIŞMANI

Kaynak: http://www.cernobilturkiye.com

Manga, MTV EMA 2009′da Türkiye için yarışacak

12 Ekim 2009 Yazan AghaRTA  
Kategori GENEL, Haber, Müzik

manga Manga, MTV EMA 2009da Türkiye için yarışacakmaNga şimdi Avrupa’nın En İyi Sanatçısı ödülünü almak için yarışacak!

maNga, oylama sonucunda En İyi Türk Sanatçı seçildi ve 2009 MTV Avrupa Müzik Ödülleri’nde diğer 21 ülke birincileriyle yarışarak Avrupa’nın En İyi Sanatçısı ödülünü almak için yarışacak.

Avrupa’nın En İyi Sanatçısı’nı belirlemek için oylama bugün başladı ve 2 Kasım’a kadar devam edecek. 2 Kasım’da en çok oy alan 5 isim açıklanırken, 5 Kasım’da da Avrupa’nın En İyi Sanatçısı ödülü Berlin’de sahibini bulacak.

İşte maNga’nın yarıştığı diğer ülke birincileri:

Adria: Lollobrigida
Baltık: Leon Somov & Jazzu
Danimarka: Medina
Fransa: Orelsan
Finlandiya: Deep Insight
Almanya: Silbermond
Yunanistan: Elena Paparizou
Macaristan: The Kolin
İsrail: Ninet Tayeb
İtalya: Lost
Hollanda/Belçika: Esmée Denters
Norveç: Yoga Fire
Polonya: Doda
Portekiz: Xutos e Pontapés
Romanya: Inna
Rusya: Dima Bilan
İspanya: We Are Standard
İsveç: Agnes
İsviçre: Stress
Ukrayna: Green Grey

19. Akbank Caz Festivali Bilet Fiyatları

12 Ekim 2009 Yazan AghaRTA  
Kategori GENEL, Haber, Müzik

bilet1 19. Akbank Caz Festivali Bilet Fiyatları

bilet2 19. Akbank Caz Festivali Bilet Fiyatları

 

BİLET SATIŞ NOKTALARI:

Biletix / www.biletix.com (216) 556 9800

Cemal Reşit Rey Konser Salonu Gişesi (212) 248 0863

Babylon Gişesi (212) 292 7367

Akbank Sanat (212) 2523500

Organizasyon Pozitif (212) 334 0100

Yerli Belgeseller Dünya Festivallerinde

11 Ekim 2009 Yazan AghaRTA  
Kategori GENEL, Haber

festival Yerli Belgeseller Dünya FestivallerindeEkim ayında, Antalya Film Festivali kapsamında hatırı sayılır miktarda belgesel seyirciyle buluşurken, bir çok yerli film de dünya festivallerini dolaşacak. Son bir yılın ürünü olan filmler, ay boyunca Japonya’dan Portekiz’e, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Romanya’ya kadar pek çok festivale konuk olacak.

Hem kurmaca hem de belgesel film festivallerinin gediklisi haline gelen “İki Dil Bir Bavul”, 8-17 Ekim’de Abu Dhabi’de gerçekleşen Uluslararası Ortadoğu Film Festivali’nde belgesel bölümünde yarışıyor. 26 Eylül–4 Ekim tarihleri arasında Arad kentinde düzenlenen Romanya Uluslararası Film Festivali’nin (Ro-IFF) CineBlackSea başlıklı yarışma bölümünde belgesel dalında Türkiye’den yine “İki Dil Bir Bavul” ve “Lilit’in Kızkardeşleri” yer alıyor. “Son Mevsim: Şavaklar”, hem Ekim ayının önemli belgesel buluşmalarından DocLisboa’da hem de Montpellier Akdeniz Filmleri Festivali’nin belgesel bölümünde yarışacak. “Şairin Ölümü” ise Japonya’nın en büyük belgesel festivali olan Yamagata’da (8-15 Ekim) Yeni Asya Rüzgârları bölümünde sunulacak. Romanya’nın Sibiu kentinde 26 Ekim -1 Kasım 2009 tarihlerinden düzenlenen Astra Film Festivali ise, bu sene Türkiye belgesellerine özel bölüm ayırdı. “Bilinmeyen Komşu: Türkiye” başlığını taşıyan bölümde Alman yapımı “Bastion of Sin” ile birlikte Türkiye’den dört film yer alıyor: “Adakale”, “Alethea”, “Lilit’in Kızkardeşleri” ve “Son Kumsal”.


mtv.com.tr

Levent Yüksel – Kadın Şarkıları

10 Ekim 2009 Yazan nothing  
Kategori GENEL, Müzik

levent Levent Yüksel   Kadın Şarkıları

Bugüne kadar Türkiye’nin güçlü kadın vokallerinden dinlediğimiz, her yaştaki insanın yüreğinde iz bırakmış şarkıları bu kez Levent Yüksel yorumuyla dinliyoruz. Kadın Şarkılar’ı, Türk Pop Müziğinin önemli kadın yorumcularının hit olmuş şarkılarından oluşmaktadır. Bu konsept albümün yola çıkış noktası; duyarlı kadın dünyasında, dinleyicileri küçük bir yolculuğa çıkarmaktır. Aslında bu albüm Levent Yüksel’in müziğiyle hayatında bir şekilde dokunduğu, teğet geçtiği, paylaştığı kadınlaradır. Albümün bir diğer farklı tarafı da şarkıların hepsinin içten,ya kadına yakılmış ya da kadın müzisyen-besteciler tarafından mucizeleştirilmiş ve samimi olması.

Bu albümde yer alan tüm bas gitar ve renk sazları çalan Levent Yüksel, aynı zamanda tüm düzenlemeleri de kendi orkestrası ile birlikte yapmıştır. Albüm repertuarı sanatçının kendi seçimi olup, her bir şarkının kendisi için özel bir anısı vardır. Her yönüyle bir başucu albümü. Bulup dinlemenizi kesinlikle öneriyoruz.

 

Albümdeki Kayıtlar:

  1. Ayrılmam
  2. Beni Benimle Bırak
  3. Beni Unutma
  4. Yalnızlığım
  5. Deli Kızım Uyan
  6. Dargın Değilim
  7. Ya Sonra
  8. Unutma Beni
  9. Haram Geceler
  10. Yazmamışlar
  11. Yoksun Sen
  12. Aşk Defteri

 

Levent Yüksel Kimdir:

21 Ekim 1964 tarihinde Antalya’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini büyüdüğü bu şehirde okudu. Ortaokul yıllarında gitar çalmaya başladı.
İlk müzisyenlik denemelerini o da çoğu müzisyen gibi düğün salonlarında yaptı. Kısa sürede hayatını müzikten kazanmak istediğini anladı ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın Kontrbas Bölümü’ne girdi.

Askerden sonra İstanbul’da Fatih Erkoç, Sertab Erener, Aşkın Arsunan gibi isimlerin bulunduğu bir dans müziği orkestrasında bas gitaristlik ve vokalistlik yaptı. Bu topluluk sayesinde Sezen Aksu’yla tanıştı. Böylece ilk albümüne giden yol açılmış oldu.

Levent Yüksel, Uzay Heparı’yla birlikte altı aylık bir çalışmanın ardından ilk albümü “Med-Cezir”i 21 Mart 1993 tarihinde çıkardı. Albüm, bir milyona ulaşan satış rakamıyla büyük başarı kazandı. Fakat Uzay Heparı’nın ölümüyle bu sevinç yerini üzüntüye ve ardından gelen zor günlere bıraktı. Eşi Sertab Erener’in ve kendisinin geçirdiği ameliyatlar Yüksel’in müziğe bir süre ara vermesine neden oldu.

Levent Yüksel sağlığına kavuştuktan sonra, 1995′te Onno Tunç’la birlikte “Levent Yüksel’in 2. Kaseti” adlı albüm üstünde çalışmaya başladı. Ertesi yılın başında albüm çıktı. Fakat albümün yayınlanmasından iki gün sonra Onno Tunç, bir kaza sonucu yaşamını yitirdi. Her şeye rağmen albüm başarılı oldu. “Zalim”, “Karaağaç”, “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim” gibi parçalar herkesin diline dolandı.

Levent Yüksel’in ilk albümündeki havayı bulması 1997 yılında gerçekleşti. Sözleri Sezen Aksu’ya ait “Bi’ Daha” adlı single müzik dinlenen çoğu eve girdiği gibi maçlara slogan ve TV programlarına isim olacak kadar çok popülerleşti.

Yüksel’in 1998′in Nisan ayında çıkan “Adı Menekşe” adlı üçüncü albümü ise o zamana kadar yaptıklarını biraz gerisinde kaldı. “Bi’ Daha”nın da yer aldığı albüm, “Hakim Bey”, “Hayrünnisa” adlı şarkılarla kendini gösterdi.

2001′de yayınlanan “Aşkla” adlı albümünün ardından uzun süre sessizliğe bürünen Levent Yüksel 2004 yılında “Uslanmadım” isimli albümüyle müzik marketlerde ve camiasında yerini aldı.

Manşet Video – Sertap Erener – Dargın Değilim (Fahir Atakoğlu)

10 Ekim 2009 Yazan nothing  
Kategori GENEL, Manşet Video, Müzik

sertab Manşet Video   Sertap Erener   Dargın Değilim (Fahir Atakoğlu)

Aslında son zamanlarda Levent Yüksel’ in Kadın Şarkıları albümünden zevkle dinlediğim bu şarkıyı Sertab’ ın ilk yorumuyla size sunmak istedim. Bestesi gerçekten müzikal birikimine saygı duyduğum Fahir Atakoğlu’ na ait.

Bir umut şarkısı değil, daha çok kimi zaman herkesin başına gelen türden bir üzüntü, keder hali. Samimiyetle bir özür gibi. İyi seyirler.

Sertab Erener Kimdir?

Müziğe olan tutkusu ve soprano olarak gördüğü ilgiyle Sertab Erener’in farklılığı henüz İstanbul Devlet Konservatuarındakı öğrencilik yıllarında göze çarptı. 1990’ların başında, Sezen Aksu’nun yanısıra bir çok ünlü sanatçıyla aynı sahneyi paylaştı. 1992’de yine Sezen Aksu’nun desteğiyle ilk albümü ‘Sakin ol’u çıkardı. Bu albümün tirajı 1 milyonu aşmasıyla beraber Türkiye’nin en iyi satan ve çıkış yapan albümü oldu. Sertab Erener’in ikinci çalışması ‘Lal’ 1994’te yayınlandı. Ardından 1997’de Demir Demirkan’ın prodüktörlüğünü yaptığı ‘Sertab gibi’ ve 2001’de ‘Turuncu’ isimli albümleri çıktı.

Sertab Erener, Türkiye’de benzeri olmayan müzik kariyerinde bu güne kadar 5 milyona yakın albüm sattı ve sayısız ödül aldı. Opera’dan pop’a kadar bir çok müzik türünü kapsayan ses yeteneği ve olağanüstü sahne performansı sayesinde Jose Carreras ve Ricky Martin gibi dünyaca ünlü sanatçılarla çalıştı. Türkiye’nin en iyi satan bayan pop sanatçısı olarak Sertab Erener’in bir sonraki hedefi Avrupa’ya açılmak oldu ve bunun ilk adımı, Ricky Martin ile kaydettiği ‘Private Emotion’ adlı single ile atıldı. Bu düet, Latin Amerika’lı sanatçının 1999’da yayınlanan albümünün Türkiye ve Ortadoğu baskısında yer aldı.

Kısa bir zaman sonra Sertab’ın ilk dönem kayıtlarından bir olan ‘Lal’, 500’den fazla parçanın bulunduğu Sony Music ‘Soundtrack for a Century’ compilation set’inde tek Türkçe şarkı olarak yer aldı. Şubat 2000’de Avrupa için hazırlanmış ve kendi ismini taşıyan ilk Avrupa albümü yayınlandı. Albümün Avrupa medyasına tanıtımı Brüksel’de muhteşem bir show ile gerçekleşti ve Sertab’ın çok sayıda konser verdiği ve önemli festivallere katıldığı Benelux ülkelerinde büyük beğeni kazandı.

24 Mayıs 2003’te, Letonya’nın başkenti Riga’da sözleri Demir Demirkan’a, müziği ise Demir Demirkan ve kendisine ait ‘Everyway that I can’ adlı parça ve Eurovizyon’un gördüğü en iddiali performans ile ilk kez Eurovizyon birinciliğini Türkiye’ye getirmeyi başarmıştır. Bu başarı sayesinde sanatçı tüm Avrupa’da dikkati üzerine çekmiştir. 2005 senesinde Danimarka’da gerçekleşen Eurovizyon 50. Yıl kutlamasında ise ‘Everyway that I can’, 50 yıl içerisinde yarışmış 1000 parçanın arasından 9’uncu seçilmiştir. ‘Everyway that I can’ 2003 yazında haftalarca Avrupa müzik market satış listelerinde 1 numara oldu ve Almanya ve İsviçre’de top 10; İspanya, Avusturya, Belçika ve Hollanda’da top 5’e yükseldi. İsveç ve Yunanistan’da ise 4 hafta boyunca 1 numarada kalmayı başardı. Elde ettiği yüksek satış rakamı nedeniyle Sertab Erener’e Yunanistan’da Platin Plak ödülü verildi. ‘Everyway that I can’, İsrail, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da hit oldu ve İngiltere’de top 75’den listelere girmeyi başardı. Eurovision başarısının ardından 2004 yılınında ‘No Boundaries’ isimli ilk İngilizce albüm piyasaya çıktı ve Almanya, Hollanda, İsveç, İsviçre, Avusturya, Belçika, İspanya, Yunanistan, İngiltere, Polonya, Çek Cumhuriyeti gibi pek çok Avrupa ülkesi müzik marketlerinde yer aldı. Albümde Demir Demirkan, Anggun, Galleon Grubundan Gilles Luka, Philippe Laurent ve Peter Kvint gibi çok sayıda uluslararası söz yazarı, besteci ve prodüktör yer aldı. Aynı dönemde Sertab Erener’in yorumladığı Bob Dylon parçası ‘One More Cup of Coffee’ Penelope Cruz, Jessica Lange, John Goodman ve Jeff Bridges’ın baş rollerini paylaştığı ‘Masked and Anonymous’ adlı Hollywood yapımı filmin soundtrack albümünde yayınlandı. ‘No Boundaries’, Haziran 2004’te Japonya’da piyasaya çıktı ve Japon dinleyiciler tarafından büyük beğeni kazandı. Albümün çıkış şarkısı olan ‘Here I Am’, “A Tale of Two Sisters” adlı Japon-Kore yapımı filmin tanıtım müziği olarak kullanıldı ve filmin soundtrack albümünde yer aldı. Sertab Erener, albüm tanıtımı ve film galası için gittiği Japonya’nın başkenti Tokyo’da, Japon medyası tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Eurovizyon başarısının ardından tüm Avrupa ve Uzak Doğu’da adını duyuran Sertab Erener, Mayıs 2005’te ‘Aşk Ölmez’ isimili Türkçe albümünü piyasaya çıkardı.

Haziran 2005’te, Türkiye ve birçok yabancı ülkede vizyona giren Fatih Akın belgeseli ‘Crossing the Bridge – Sound of İstanbul’ için, Madonna’nın ‘Music’ parçasını yorumlaması ile beraber filmin soundtrack albümünde önemli bir yer almış bulunmaktadır. 2007 senesinin Mayıs ayında ‘Sertab goes to the Club – with Murat Uncuoğlu & Aytekin Kurt’ albümü piyasaya çıktı. Bu albümde Sertab’ın en sevilen şarkıları, elektronik müziğin önemli isimleri Murat Uncuoğlu ve Aytekin Kurt tarafından farklı ve modern bir tarzda düzenlenip, elektronik bir sound ile yeniden hayat buldu. 2007 yazında Demir Demirkan’ın beste ve prodüktörlüğünü yaptığı ‘I Remember Now’ adlı İngilizce single parçayı, farklı kültürler arasında hoşgörü ve saygıyı hedefleyen sosyal sorumluluk projesi DRUM (Dialogue, Respect and Understanding through Music) için yorumladı. 2007’nin Ekim ayında ise dünyanın en prestijli konser solanlarından New York Carnegie Hall ve Oscar törenlerinin tertip edildiği Los Angeles Kodak Theatre’da Fahir Atakoğlu ile birlikte verdiği konserlerde Amerika’da hayranlarıyla buluşmuştur.

Sertab Erener Eylül 2007’de kariyerinin 15. yılını, Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda ‘Otobiyografi’ adını verdiği ve Sezen Aksu, Levent Yüksel, Demir Demirkan, Fahir Atakoğlu, Nil Karaibrahimgil gibi sanatçıları konuk ettiği muhteşem bir konser ile kutladı. Bu konser, 2008 senesinin Aralık ayında DVD olarak piyasaya çıktı. Sertab Erener’in sadece bir kez gerçekleştirdiği “Otobiyografi” adlı konserin yanı sıra, sanatçının yakın dostlarıyla yapılan özel röportajları da içeren DVD, Sertab Erener hayranları için koleksiyonlarında yer alacak en değerli arşiv olmaya aday gibi görünüyor. “Otobiyografi” DVD’sinde konserdeki formata uygun olarak; “Yaşamla Ölüm Arasında”, “Yeniden Doğuş”, ve “Aşk” adlı üç bölüm yer alıyor. Yerli-yabancı bir çok usta ismin 2 yıllık yoğun çalışmasının ürünü olan “Otobiyografi”, Türkiye’de piyasaya çıkan ilk High Definition ve 5.1 Surround Sound DVD olma özelliklerini de taşıyor. On beş yılı aşan müzikal kariyerini görkemli bir eserle taçlandıran Sertab Erener’in “Otobiyografi” adlı muhteşem DVD’sine sanatçının hayranları büyük ilgi gösteriyor.

Eurovision birincilikleriyle müziğimizi uluslararası alana taşımayı başaran Sertab Erener ve Demir Demirkan, on yıldır birlikte sürdürdükleri müzikal çalışmalarını kurdukları ‘Painted on Water’ grubunun ‘Ebru’ isimli yepyeni bir projeyle taçlandırdı. Demir Demirkan’ın prodüktörlüğünü yaptığı bu çalışma, co-prodüktör olarak sayısız Grammy sahibi önemli isim Jay Newland ve Mike Stern, Al di Meola, Dave Weckl, Trilok Gurtu, Alan Pasqua, Kai Eckhardt ve Sabri Tuluğ Tırpan gibi dünyanın en prestijli sanatçıları ile beraber Los Angeles ve New York’ta, yine dünyanın en iyi stüdyoları arasında gelen Henson ve Montana Stüdyolarında kaydedilmiştir. “Ebru” temasıyla hazırlanan bu muhteşem projeyle türkülerimiz yepyeni, uluslararası bir forma taşındı. Anadolu’nun farklı bölgelerinden yöresel ezgilerin modern melodilerle yeniden düzenlendiği, sözlerin İngilizce’ye uyarlandığı ve dünyanın pek çok seçkin kentinde sahne performansı olarak da sergilenen “Painted on Water” CD’si Haziran 2009’da piyasaya çıkmıştır.

Sanatçının “Bu Böyle” isimli single’ı 12 Haziran 2009’da piyasaya çıkmıştır.

Kaynak: http://www.sertab.com

 

fahir Manşet Video   Sertap Erener   Dargın Değilim (Fahir Atakoğlu)

Fahir Atakoğlu Kimdir:

İstanbul doğumlu olan Fahir Atakoğlu, başarısı pek çok uluslararası ödülle tescillenmiş ünlü bir piyanist ve bestecidir. Senfonik çalışmaları ve film müzikleri ile dikkat çeken Fahir Atakoğlu’nun çalışmaları Avrupa’da ve özellikle de Amerika’da pek çok müzik festivalinde icra edilmiştir. Atakoğlu’nun halen Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’da sürekli artan bir dinleyici kitlesi bulunmaktadır. Müziğindeki kendine has ritmik, melodik ve armonik özellikleri besteci duyarlılığıyla birleştirerek dinleyicilerine ulaştıran Atakoğlu’nun müziği aslında onun olağanüstü yeteneğinin de göstergesi… Değişik müzik kültürlerini harmanlayan müziğindeki orijinalliğin yanı sıra kendi doğduğu topraklarla kurduğu muhteşem bağ dikkat çekicidir. 1996′dan bu yana pek çok ulusal ve uluslararası yapım için jingle, belgesel ve film müzikleri hazırlamaktadır. 1994′te çıkan ilk albümünü takiben aralarında Amerika’nın bulunduğu 17 ülkede toplam 14 albüm çıkarmış olan Atakoğlu’nun albümleri bugüne kadar 2 milyondan fazla satış yapmıştır. Atakoğlu, 2000 yılında Milano Film Festivali’nde ‘Büyükada’da Sürgün’ belgeseliyle birincilik ödülünü kazandı. Atakoğlu bunun yanı sıra 2002′de Yunanistan’da 400 binden fazla satan ve Mega Channel tarafından verilen ‘En iyi Şarkı’ Ödülü’nü alan ‘Telos Dios Telos’ ile de önemli bir çıkış yakaladı. Jazz dünyasının önemli dergilerinden Jazziz Fahir Atakoğlu’nun ‘IF’ albümüne beğendiklerimiz bölümünde yer verdi. ‘IF’ albümünü ‘yüksek enerjili ve derinlemesine lirik’ şeklinde özetleyen Jazziz Dergisi Fahir Atakoğlu’nun müziğine gerçek anlamda küresel jazz tanımını yakıştırdı. Jazz Times Dergisi ise ‘IF’ albümünde, tartışılmaz bir yetenek, geçerlilik ve özgürlüğün izleri görüldüğünü, özellikle Fahir Atakoğlu’nun yoğun, girift, perküsyon ve ritim ağrılıklı piyano- trio tarzını henüz tanımayanlar için eşsiz bir deneyim vaat ettiğini söyledi. Ayrıca Atlantic Records’un kurucusu Ahmet Ertegün Fahir Atakoğlu için, ” Bugün Avrupa’nın en önemli piyanist ve bestecilerinden biridir… Müzik dünyasının zirvedeki isimlerinden biridir” dedi.

Kaynak: http://www.fahiratakoglu.com

Bengi Bağlama Üçlüsü – Yeni Gelenek/20. Yıl Albümü

10 Ekim 2009 Yazan nothing  
Kategori GENEL, Müzik

bengi Bengi Bağlama Üçlüsü   Yeni Gelenek/20. Yıl Albümü

 

 Uzun zamandır keyifle dinlediğim bağlama icrasına eşsiz dokunuşlar getiren Bengi Bağlama Üçlüsü‘ nün yeni albümleri Yeni Gelenek/20. Yıl Albümü Kalan müzik etiketiyle geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Albüme ismini veren tarzda bir üslupla geleneğe farklı bir yaklaşım, farklı bir gözle bakılmış. Müzik çevrelerince de gerek daha önceki çalışmalarıyla gerek son albümleriyle haklı beğeni toplayan üçlü bu alandaki çalışmalarına konserleriyle devam ediyor. Kendilerini tebrik ediyor, öneriyoruz.

Katkıda Bulunanlar 

 Katkıda Bulunan: Mehmet Erenler, Musa Eroğlu, Yavuz Top, İhsan Öztürk, Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu, Erol Parlak, Cengiz Özkan, Çetin Akdeniz,Erdal Erzincan, Nazlı Öksüz

Albümdeki Kayıtlar
spacer Bengi Bağlama Üçlüsü   Yeni Gelenek/20. Yıl Albümü
1- Teber  
2- Tutam Yar Elinden  
3- Sabah Oldu  
4- Tülbent Oyun Havası  
5- Şu Dağların Yükseğine Erseler  
6- Keskin Halayı  
7- Ayağına Giymiş Sedef Nalini  
8- Karaşar Zeybeği  
9- Karanfilim Budama  
10- Gökyüzünde Bölük Bölük Turnalar  
11- Zile Semahı  
12- Nikriz Oyun Havası  
13- Kekliği Vurdum Taşta  
14- Hicaz Zeybek  
15- Abdurrahman Halayı  
16- Özlem  
17- Topal Oyun Havası

 

Yapım: Kalan Müzik (Hasan Saltık)

 

Enstrumanlar 

 Lavta: Okan Murat Öztürk

Tanbura: Okan Murat Öztürk

Çöğür: Özay Önal

Divan Sazı: Özay Önal

Dede Bağlama, Cura: Erdem Şimşek

 

Albüm Hakkında Görüşler ve Sunuş

Bengi Bağlama Üçlüsü’nden 20. Yıl Albümü

“Türkiye’nin en iyi saz topluluğu…”

Martin Stokes & Francesko Martinelli, Rough Guide of World Music

 “Anadolu sounduna yenilikler getiren modern akustik enstrümantal halk müziği topluluğu…”

Richard Nidel, The Basics World Music

 “Türkiye’nin başta gelen halk çalgısının üç üstadından çarpıcı, sanat dolu müzikler…”

Simon Broughton, Songlines

 “Bengi en iyi Türk bağlama grubudur. Şiddetle tavsiye edilir.”

Chris Williams, Folkroots

 Eski Köye Yeni Adet

Bengi Bağlama Üçlüsü 20. yaşında, Kalan Müzik tarafından yayınlanan “yeni gelenek-new tradition” adlı albümleriyle dinleyicilerin huzuruna çıkmaya hazırlanıyor. Bengi’nin, Anadolu geleneksel müziği alanında gerçekleştirdiği çalışmaların temel dayanak noktasını, “gelenek” kavramına getirdiği farklı bakış açısı oluşturuyor. Bengi, kendisini, “gelenek” kavramını önemseyen ve geleneği, “değişim”le birlikte algılayan bir müzik hareketi olarak tanımlıyor. Bengi’ye göre gelenek, değişimi daima doğasında barındırmaktadır. Bu niteliğiyle gelenek, aynılık ile farklılığın eşzamanlı olarak bir arada olabildikleri bir “ortak yaşam” (symbiosis) alanı durumundadır. Bengi icrası, halk müziğini temsil anlamında geçmişten günümüze var olan pek çok farklı “gelenek”in, kendine özgü ve “yeni” bir sentezi durumundadır. Bu nedenle de Bengi, kendi icrasını bu anlamda bir “yeni gelenek” olarak nitelendirmektedir. Yerel müzik kültürleri içinde “bir” ve “tek” gelenekten söz edilmesi zaten mümkün değildir. Aksine “birçok” ve “çeşitli” geleneklerin çoğu kez eşzamanlılıkiçinde var olmaları söz konusudur. İşte bu temel özellik, Bengi’nin de, geleneksel müzik içinde “kendi icra ve yorumlama tarzı”nı inşa etmesini sağlamıştır. Bengi’nin icrasında “eski” ve “yeni, “aynı olan” ile “farklı olan” bir aradadır. Bengi üyeleri, icralarına temel aldıkları bağlama ailesi çalgılarını, seslendirdikleri repertuarın kişilik bulmasında sahip oldukları en önemli olanak olarak değerlendirmektedirler.

 Üçlü’nün sanat yönetmeni Okan Murat Öztürk, Bengi ve “yeni gelenek” için şu değerlendirmeyi yapıyor: “Bengi’den önce pek çok insan bağlama çalmıştı… Bengi’yle aynı dönemde bağlama icrasında öne çıkan birçok isim var oldu… Biz, bizlerden biraz öncesini ve kendi dönemimizi mümkün olduğunca iyi anlamaya ve izlemeye çalıştık. Ama asla taklit veya özenti içinde olmadık. Kendi üslubumuzu geliştirmeye ve korumaya hep özen gösterdik. Bengi olarak bizler, dünyaya Anadolu’nun kültür ve uygarlık birikimi üzerinden bakıyoruz. Bu duruş, tüm dünyayı ve insanlığı, Anadolu’nun mayasındaki çok-kültürlülük perspektifiyle kucaklayabilmemizi sağlıyor…”

 Anadolu müziği alanındaki özgün icralarıyla Türkiye müzik kültürü içinde ayrıcalıklı bir yer edinmiş olan Bengi Bağlama Üçlüsü, mevcut koşullar bağlamında iyi müzik yapmanın önündeki tüm olumsuzluklara ve yetersizliklere karşın, ortaya koydukları tarzı yaşatma ve geliştirme yönündeki çabalarını, büyük bir özveri ve tutkuyla sürdürmeye devam ediyorlar.

 Detaylı Bilgi ve Satın Almak İçin: http://www.kalan.com

C ve D “Birlikte Aç” Hatası ve Çözümü

09 Ekim 2009 Yazan AghaRTA  
Kategori GENEL, Pc/İnternet

Bilgisayarınızın C veya D gibi yerel sürücülerine ulaşmak istediğinizde “Birlikte Aç” ekranı geliyorsa bunun sebebi muhtemelen usb (flash bellek) lerden bulaşan autorun virüsleri olabilir. Yapmanız gereken aşağıdaki dosyayı indirip rardan çıkardıktan sonra sağ tıklayıp aç demek(çift tıklamak).

-Bu kadarcık mı?

-Evet hepsi bu kadarcık ;)

İNDİR

veya;

Aşağıdaki programı indirip çalıştırın ve Pc’nizi yeniden başlatın.

İNDİR

İki Dil Bir Bavul Filmine Büyük İlgi

07 Ekim 2009 Yazan AghaRTA  
Kategori Dizi-Sinema, GENEL

ikidilbirbavul İki Dil Bir Bavul Filmine Büyük İlgiÜniversiteden yeni mezun olmuş ve uzak bir Kürt köyüne atanmış Türk öğretmenin bir yılını, onun okula yeni başlayan ve Türkçe bilmeyen çocuklarla yaşadıklarını anlatır. Bir yıl boyunca öğretmenin farklı bir topluluk ve kültür içindeki yalnızlığına, çocuklar ve köylülerle yaşadığı iletişim problemine, çocuklardaki değişime tanık oluruz. Bu süreç boyunca öğretmen ve çocuklar birbirlerini yavaş yavaş tanımaya ve anlamaya başlarlar.       

 

 

 

Genç yönetmenler Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın ilk uzun metrajı olan İki Dil Bir Bavul, 23 Ekim 2009 Cuma günü sinemaseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Film İstanbul’la beraber Ankara, Diyarbakır, İzmir, İzmit, Adana, Eskişehir, Bursa, Van ve Mersin’de yer alan sinemalarda izleyicilerle buluşacak.

Geçtiğimiz Haziran ayında yapılan 16. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney Jüri Özel Ödülü ve Sinema Yazarları Derneği En İyi Film Ödülü’ne layık görülen İki Dil Bir Bavul, sinemalarda gösterime girmeden hemen önce 46. Antalya Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’da Altın Portakal’ı almak için yarışacak. Yapımcılığını Perişan Film ve Bulut Film’in beraber üstlendiği filmin başrollerinde Emre Aydın, Zülküf Yıldırım, Rojda Huz ve Vehip Huz yer alıyor. 

 

 

ÖDÜLLER

• 16. Adana Altın Koza Film Festivali – Büyük Jüri Yılmaz Güney Ödülü (2009)
• 16. Adana Altın Koza Film Festivali – Sinema Yazarları Derneği En İyi Film Ödülü (2009)
• 5. ZagrebDox – En İyi Genç Yönetmen (2009)
• Saraybosna Film Festivali – EDN Talent (2009)

İki dil bir bavul fragmanı

Sonraki yazılar »